son haberler

Sarı Yazma’da Terme Ve Ünye – III

Yayınlanma Tarihi: 23 Mart 2018 okunma

M. Ufuk MİSTEPE mistepe@gmail.com

İlk sandal yanaştı, yolcularını boşaltıp gitti. İkinci sandal da yanaştı, yoktu. Eee artık ne yapar yapar üçüncü sandaldan mutlaka çıkardı ağabeyim. Ne kadar olsa kıyı çocuğuydu. Sadece cezaevinde geçen şu son bir yıl içinde uzak kalmıştı denizden. Ankara’da hüküm yiyince kendisini getirecek olan jandarmanın da yol parasını vermek koşuluyla Sultanahmet Cezaevi’ne geçmişti. Tam bir yılını doldurmaya bir hafta kala özel afla bırakılmıştı. Bu aftan daha çok yararlanan; üç yıla hüküm giyen Müdürle, iki yıl yatacak olan iki Başmemur olmuştu.2

Bir yıldır günü gününe gazeteleri okuyor, duruşmalarda geçen konuşmaları izliyordum. Suçları neydi bu telgrafçıların? Gazetelerin yazdığına göre grev yapmaktı. Grevi nasıl yapmışlardı? Elbirliğiyle yapılacak bir iş miydi grev? Köyde yaşayanlar, işlerini “İmece”yle yaparlardı. Tarlalarındaki mısırı birlikte toplarlar, buğdayı bir araya gelip biçerlerdi. Bütün telgrafçılar imececiler gibi böyle ortak bir iş mi yapmışlardı yoksa? Ortak yapılan bir işin cezası da ortak olması gerekmez miydi? Neden ağabeyimi öbür memurlardan ayırmışlardı, en az otuz memuru bir yana itip yalnız iki memuru cezalandırmışlardı. Müdür, müdür olduğu için başmemurlar da ağabeyim gibilerin başı olduğu için mi cezalandırılmışlardı? Belki de haklıydılar onları ayırmakta, işin başında oldukları için… Ama memur olarak ne özelliği vardı Ağabeyimin?

Üçüncü, dördüncü sandallar da yanaşmış, ağabeyim çıkmamıştı. Sıkışa sıkışa, itile itile en ucuna vardığım iskeleden (sh. 123)taa uzaklara bakıyor, yeni vapurdan ayrılan sandallarda bile ağabeyime benzer yolcular arıyordum. Kötü kötü şeyler düşünürken elimden biri yapışmış beni kendine doğru çekmişti: (sh. 124)

Nerdesin? Seni arıyorum bir saattir.” Dönüp baktım. Kimdi bu? Bu kara sarı kavruk çocuk ağabeyim miydi? Ne kadar zayıflamış ne kadar ufalmış incelmişti. Giysileri bile bol geliyordu. Sandallardan böyle birinin çıktığını da görsem, ona ağabeyim dememekte haklıydım. Daha bir yıl önce Samsun’dan geçerken gördüğüm insanla hiçbir ilgisi yoktu onun. Ne kadar şaşırsam azdı. Toparlanmaya çalışarak: “Hoş geldin Abi!” dedim, “Geçmiş olsun! Hani eşyan?” “Ne eşyası? Bir bavul… Onu da şuraya bir yere bıraktım.(sh. 124)

Elimi bırakmıyordu. Parmakları kalem kalemdi. Bu kalem parmaklar gene de sımsıcaktı. “Hadi bir payton tutalım. Annem bekler…” dedim. “Babam? Babam yok mu burda?” “Babam hafta sonları geliyor Terme’den.” Korka korka soruyordu: “Nasıllar? İyiler mi? “Onlar çok iyi…” “Aman onlar iyi olsun da…” “Sen de düzelirsin burada… Ünye’nin havası çok güzel, suyu da… HattâÜçpınar’dan da iyi… Bir kuyu var kapımızın önünde… Herkes içme suyunu ordan alıyor. Bak göreceksin, en kısa zamanda nasıl düzeleceksin…

Öyle aradım ki annemin yemeklerini…” “Ne veriyorlardı orda?” “Aman açma orayı… Bırak şimdi!” Acenteye bıraktığı bavulunu aldık. Bir arabaya bindik. Millet Bahçesi’nin(bugünkü Şehitler Parkı)ordan yokuş yukarı vurduk (muhtemelen Saray Caddesi). Atların zorlandığını gören paytoncu atlamıştı arabadan. Ağabeyimle (sh. 124) ikimizin ağırlığında iri yarı bir adamdı. Dizginleri bırakmadan atları yerden yönetiyordu. “Deeh, imansızlar?” diye sesleniyordu atlara, “İki çocuk, bunun kemali be! Boş arabayı bile zor çekiyorsunuz, kalpazanlar!(sh. 125)

Kaldırımlarda sarsıla sarsıla ilerliyorduk. Ağabeyim bu yolculuktan hiç de hoşlanmışa benzemiyordu. Oysa ben ilk defa biniyordum Ünye’de paytona. Sarsması beni hiç ilgilendirmiyordu. Yaylıdan çok başkaydı bu paytonlar. Her ne kadar ikisini de atlar çekiyordu ama kent işiydi payton… Önemli günlerde binilirdi Ünye’de. İşte böyle zamanlarda.

Annem sokak kapısında karşıladı bizi. İlk bakışta o da tanıyamamıştı oğlunu. Son günlerde gözlerinin çatallı gördüğünü söylerdi. “Rifffat!..” diye seslenmişti kuşkulu kuşkulu. Her halde, “Vapurdan çıkmadı mı?” diye soracaktı. Bu paytonla yoksa babam mı gelmişti? Motorla Ünye’ye geldiği günler, mahalleye paytonla çıkardı. Eh, tanımıştı ağabeyimi, sokulup ta bakınca: “Oğlum!.. Hoş geldin! Şükür kavuşturana!

Bavula yapışırken ağabeyim annemin kollarından kurtulmuş, son kalan ufak paralarını arabacının avucuna sayıyordu. Merdivenleri çıkıp da pencerenin önüne oturunca yol boyunca gözümüzden kaybolan deniz, birden karşımıza çıkıvermişti. Ağabeyim havanın serinliğine aldırmadan pencereyi açmıştı. Bir yılın bunalımını çıkarırcasına geniş bir soluk aldı: “Oh!” dedi. “Deniz havası başka oluyor. Güzel yerden tutmuşsunuz evi!(sh. 125)

[Rıfat ILGAZ ve ailesinin ikamet ettikleri ev muhtemelen 1923 / 1924 yıllarında, 12 ve 13 yaşlarında Ünye’de iken kiraladıkları, yokuşta yer alan ve kapısı Saray Caddesi’ne açılan, günümüzde mevcut olmayan Paşabahçe konaklarından biri olabilir.]

Bir anda babamı anımsamıştım. Biz evi güzel yerden tutmuştuk ama babamız Terme’de bu sıcakta yanıp kavruluyordu sivrisineklerle, sıtmayla boğuşarak. Hep böyle olmuştu. Sıkıntıyı o çekmişti. Zarfların içinde bana para göndermiş, (sh. 125)Cide’de eniştemin altına at çekmiş, omuzuna silâh vermiş, kumarına para yetiştirmiş, mapuslardaki ağabeyime para postalamıştı. Bizi buralarda bolluk içinde yaşatmak için cehennem sıcağında bunalıyordu Terme’lerde. (sh. 126)

Ertesi gün öğleye doğru kalkabilmiştik. Annem, taze yumurtayla, sütle, reçelle, peynir zeytinle, ayrıntılı bir kahvaltı hazırlamıştı bize. En kısa zamanda ağabeyimi diriltip manüplesinin başına gönderebilmek, onu memur yapmak için… (sh. 128)

Öğleden sonra, mahallenin arka sokaklarından Fener’e giden yola çıktık. Terme’den gelen babamızı karşılayacaktık. Kıyıda kayaların arasında çocuklar denize giriyorlardı. Elele tutuşup kayalıklardan indik. Ünyelilerin “Fok-fok” dedikleri iki kaya arasına çivileme atlayan küçük dalgıçları izledik bir süre. Ağabeyim iyi yüzücü olduğu halde, buraya atlayamayacağını söylüyordu. Ya atlarken kayalara çarparsam diye korkuyordu. Oysa ben daha geçen gün bu atlayanların arasındaydım. Bu işin zorluğu ilk kez atlayana kadardı, gerisi kolaydı.(sh. 128)

Terme’den doğru, kıvrıla kıvrıla gelen keçi yollarına bakıyordum. Babamın görünüp görünmediğini haber veriyordum ağabeyime. (sh. 129)Babam güneş altında beş altı saatlik bir yolculuktan sonra çoğu kez akşam serinliğinde bu Fener yolundan girerdi Ünye’ye. Atı sucuk gibi olurdu terden. Evin önünde, ters yanda kalan özengisini tutar, eğerini üstünden indirirdim. (sh. 128) Sonra sıra heybelere gelirdi. İki heybe bulunurdu atında, çoğu zaman. Terme bolluk memleketiydi. İnsandan gayri her şey yetişirdi. Böyle derlerdi Termeliler. Sağlam insana rastlamak zordu. Yaşlıların benzi soluktu sıtmadan. Çocukların karınları şiş şişti. Biz böylelerine “Gödenli” derdik. Kurbağa yutmuş, “Kurbağalı” anlamına gelirdi. (sh. 129)

Ünye’de ağabeyimle geçirdiğim yaz, okuyup düşünmem, insanları biraz tanımam için çok yararlı olmuştu. Reşat Nuri’nin bütün kitaplarını okumuştum. Her gün ekmek için gittiğim Fırıncı Mustafa, okuduğu kitapları bana da veriyordu. (sh. 144)

[1974 yılında vefat eden Fırıncı Mustafa, muhtemelen günümüzdeki GÜN Fırını İşletmecisi İsmet GÜN’ün babası olmalıydı. Ahşap bir binanın altında yer alan fırın 1930’lu yıllarda çıkan bir yangında yanmıştı. Yazarın kitap ve okuma sevgisi kanaatimce bu fırın emekçisinin katkılarıyla Ünye’de tetiklenmişti.]

Edebiyatımızda adı geçen tanınmış romanları edinmişti. Okumak için aldıklarımı en kısa zamanda geri getirdiğim için bana da vermekte sakınca görmüyordu. Bir (sh. 144) fırın işçisinin bu kitap düşkünlüğünden çok yararlanıyordum. Tatilin sonuna doğru, “Nasıl buldun bu kitabı?” diye sorduğu zaman, “Çok güzel!” demekle yetinmiyordum artık, uzun uzun görüşlerimi de açıklıyorum. Bu kişisel yorumlarım ona çoğu kez okuduğu kitaba yeniden bir göz atma isteği verirdi. İleri sürdüğüm düşüncelere o da kendine göre yeni düşünceler katardı. Nerdeyse ben Ünye’den ayrılırken, iki romanı yalnız, yazarına, sayfasına göre değil, yazılışına, konusuna göre de birbirinden ayırt edecek duruma gelmiştik. (sh. 145)

Şâir ve yazarımız, gelecekteki bir yandan sağlık sorunlu öte yandan sosyalist odaklı yaşam biçimi onu hastane, sanatoryum ve cezaevleri müdavimi yapmıştı. Yaşadığı tek partili dönemde “… hâlâ Saraçoğlu iktidarda, adamları köprü başlarındaydı. Üniversite, Halk Partisi diktatörlüğünün komutası altındaydı. Parti yurtlarındaki gençlere, “Kalkın ey ehli vatan, marş!” dendi mi ortalığı kırar geçirirlerdi. Bir palto’ya bir basımevini bile alt üst ederlerdi…” (sh. 287).

Guraba Hastanesi Veremliler Koğuşu’ndan caddeye çıkmak üzere Kapıaltı’na tutuklu olarak götürülürken ona kelepçeyi vurup vurmamayı düşünen jandarma onbaşısıHüseyinde talihin bir cilvesi Ünyeli idi.

Nerelisin hemşerim?” dedim. “Ünyeliyim!” “Sana hemşerilikten söz edeceğim ama kelepçeden kurtulmak için değil…” “Yürü Bey!” dedi. “Gidelim yavaş yavaş! Biliyordum gazeteci olmana rağmen bu kelepçeyi sana fazladan vurdurduklarını! Ama ne yaparsın, askerlik!(sh. 421)

Sayın Hızlan, Özkırımlı ve Sezer’in de değindikleri gibi sanırım Ilgaz, pürüzsüz bir dil, dedikodudan uzak bir anlatım, bir hesaplaşmanın içtenliği ve yaşamın gerçeğini bu son romanının gerçeği ile kesiştirerek yalnız 1920 / 30 ve 40’ların kuşağının serüvenini değil, gerçekçi edebiyatımıza ve yazarlarımıza büyük bir soluk aşılayarak, direnerek yaşamanın ve yazmanın ne olduğunu bir kez daha dimağlara yerleştirecekSarı Yazma’da.Kendisini merkez alarak, bir romanın bütünlüğü içinde Ünye ve Terme bağlamında özetlediğimiz direnen insanın öyküsünü ustaca bizlere verdi Rıfat ILGAZ.

KAYNAKÇA :

2ILGAZ,Rıfat – Sarı Yazma, 3. Basım, Ekim 1990, Çınar Yayınları, İstanbul, 448 sh.

Siz de yorum yapın, görüşlerinizi belirtin.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazarın tüm yazıları.

Muhaceret Anlatımlarında Ünye Kazası

20 Nisan 2018 okunma
Şubat 1916 ve sonrasında, önce Erzurum’un düşüşü ve sonra Karadeniz sahili boyunca Fındıklı’dan itibaren Rize’ye doğru Rus kuvvetlerinin ilerlemeye başlaması1 bölge insanını göçe zorlamıştır. Trabzon vilâyet merkezinde ve çevresinde Şubat 1916 ve... Devamını Oku

Ünye’de İz Bırakan Eşkıya ve Kabadayılar – I

13 Nisan 2018 okunma
Ünye yakın tarihinde yaşanmış çete, eşkıya ve kabadayılık olaylarına ilişkin sözlü aktarımlar ve belge niteliğinde yazılı dokümanlardan istifade suretiyle Ünye’de bir şekilde bulunmuş ve iz bırakmış çete reis ve elemanları ile eşkıyalar ve... Devamını Oku

Osmanlı Ağacı Gövdesindeki Kurt – II

6 Nisan 2018 okunma
1870’te Selanik’in nüfusu 90 000 idi. Bunların 50 000’i Yahudi, 22 000’i Müslüman ve Sabetayist, 18 000’i Rum’du. Selanik aynı zamanda Sabetayistlerin(Yahudi dönmelerin) en kalabalık olduğu şehir idi. Sayıları hiç de küçümsenecek bir nüfus... Devamını Oku

Ünye’nin Demografik Yapısı – IV

30 Mart 2018 okunma
Ahmet Hamdi Efendi’nin ‘Nüzhetü’l Bünyân’ adlı coğrafya kitabı 08 Şubat 1895’te basılmış olup, kitapta Canik Sancağı’na bağlı Ünye Kasabası nüfusunun 2.000 civarında olduğu belirtilmektedir.12 Temmuz 1902 tarihli Servet-i Fünûn Dergisi’nde... Devamını Oku

Canik Sancağı ve İdarecileri – III

16 Mart 2018 okunma
1350 yılı ilkbaharında kaleme alınmış olduğu kabul edilen ve İlhanlı Devleti’nin bütçesi olarak bilinen Risâle-i Felekiyye’ye göre, Hoca Necmeddin el-Hoyî uhdesindeki Memleket-i Rum’un orta memleketler olarak addedilen kısmında Etrak-ı Vilayet-i Canid yer... Devamını Oku

Tarihî Değerlerimiz – III

9 Mart 2018 okunma
Değerler, üzerinde çok durulan bir konu olmasına rağmen henüz kavramsal olarak yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir (Anar, 1983:8; Dilmaç, 2002). Değerlerle ilgili tartışmalar; değerlerin tanımı, kaynağı, relativ mi yoksa mutlak mı oldukları, önem... Devamını Oku

Tarihî Değerlerimiz – III

2 Mart 2018 okunma
Değerler, üzerinde çok durulan bir konu olmasına rağmen henüz kavramsal olarak yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir (Anar, 1983:8; Dilmaç, 2002). Değerlerle ilgili tartışmalar; değerlerin tanımı, kaynağı, relativ mi yoksa mutlak mı oldukları, önem... Devamını Oku

Osmanlı Ağacı Gövdesindeki Kurt – I

23 Şubat 2018 okunma
Ünye’de Feyziye Mektebi adıyla eğitim ve öğretime başlayan okulun Anafarta İlkokulu olarak günümüze ulaşan tedrisat dönemine dair daha önce yayımladığımız dört bölümlük tarihçe çalışmamız1 bizi Osmanlı Dönemi’nin bazı olaylarını aydınlığa... Devamını Oku

Ünye’nin Demografik Yapısı – III

16 Şubat 2018 okunma
1657 yılında vefat ettiği muhtemel olan Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Ünye’yi, Canik Sancağı sınırları içerisinde göstermekte, ancak Ünye sınırları dâhilinde olan ve merkez şehre 5 km uzaklıkta bulunan Cevizderesi ve Çöreği’yi ayrı kazâ... Devamını Oku

Sarı Yazma’da Terme Ve Ünye – II

9 Şubat 2018 okunma
Şâir ve romancımız Mehmet Rıfat ILGAZ’ın babası Hüseyin Vehbi Bey medrese eğitimi görmüştür. 35 yıl Düyûn-ı UmûmiyeMemuru olarak çalışmıştır (1865 Bartın-1928 Terme); anası Fatma Hanım (1870 Bartın-1952 Tosya)’dır.ILGAZ, babasının nüfuzunu... Devamını Oku